Dünya yeni bir adaletsizlik çağının içinden geçiyor. Uluslararası hukuk metinleri, insan hakları bildirgeleri ve Birleşmiş Milletler kararları kâğıt üzerinde varlığını sürdürürken; sahada güç, hukukun önüne geçiyor. Güçlü olanın haklı sayıldığı, zayıf olanın ise yalnız bırakıldığı bir düzen giderek normalleşiyor.
Özellikle ABD ve İsrail’in uluslararası krizlerde sergilediği tavırlar, küresel sistemdeki çifte standardı yeniden ve yeniden gözler önüne seriyor. Egemenlik hakkı, sınır dokunulmazlığı ve sivillerin korunması gibi temel ilkeler söz konusu ülkeler olduğunda esnetilebiliyor; hatta görmezden gelinebiliyor.
Uluslararası Kurumlar Neden Sessiz?
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, insan hakları mahkemeleri ve uluslararası ceza mekanizmaları teoride barışın ve adaletin teminatı olarak kurulmuştu. Ancak pratikte veto mekanizması, siyasi bloklaşmalar ve güç dengeleri nedeniyle işlevsizleşmiş bir yapı ortaya çıktı.
Bir ülkede siviller ölürken “operasyon”, başka bir ülkede benzer olay yaşandığında “işgal” denilebiliyor. Bir coğrafyada yaşanan insani kriz “güvenlik meselesi” olarak sunulurken, başka bir coğrafyada aynı durum “insanlık suçu” olarak tanımlanıyor.
Bu çifte standardın en dikkat çekici yönlerinden biri ise Müslüman ülkeler söz konusu olduğunda ortaya çıkan sessizliktir. Filistin, Yemen, Suriye, Irak ve benzeri coğrafyalarda yaşanan trajediler karşısında uluslararası sistemin refleksleri ya çok zayıf ya da gecikmeli olmuştur.
Güç Hukuku mu, Hukukun Gücü mü?
Bugün temel soru şudur: Uluslararası hukuk gerçekten evrensel midir, yoksa yalnızca belirli güç merkezlerinin çıkarlarını koruyan bir araç mıdır?
ABD’nin küresel müdahaleleri çoğu zaman “demokrasi” veya “terörle mücadele” söylemiyle meşrulaştırılmıştır. İsrail’in askeri operasyonları ise çoğu zaman “meşru müdafaa” çerçevesinde değerlendirilmiştir. Ancak aynı hak başka devletler için neden tanınmamaktadır?
Eğer hukuk güçlü olanı değil, haklı olanı korumuyorsa; o sistemin adalet iddiası sorgulanmalıdır.
Müslüman Ülkeler ve Dağınıklık Sorunu
Bir diğer önemli mesele ise İslam dünyasının kendi içindeki siyasi dağınıklığı ve ortak refleks eksikliğidir. Ekonomik, askeri ve diplomatik gücü olan birçok ülke, ortak bir duruş sergilemekte zorlanmaktadır. Bu da uluslararası platformlarda etkili bir blok oluşmasını engellemektedir.
Adalet yalnızca şikâyetle değil, stratejiyle sağlanır. Güçlü kurumlar, ortak diplomasi ve ekonomik dayanışma olmadan küresel sistemde söz sahibi olmak mümkün değildir.
İnsan Hakları Evrensel mi, Seçici mi?
Eğer insan hakları gerçekten evrenselse; Gazze’deki bir çocukla Avrupa’daki bir çocuk arasında değer farkı olmamalıdır. Eğer savaş suçu kavramı gerçekse; failin kim olduğuna bakılmaksızın işletilmelidir.
Sessizlik de bir tercihtir. Uluslararası kurumların suskunluğu, mağdurlar açısından yalnızlık; güç sahipleri açısından ise cesaret anlamına gelir.
Çözüm Nerede?
Çözüm yalnızca öfke değil; bilinç, birlik ve stratejik akıldadır.
Uluslararası kurumların reforme edilmesi
Veto sisteminin yeniden tartışılması
Bölgesel iş birliklerinin güçlendirilmesi
Kamuoyunun bilinçlendirilmesi
Sivil toplumun daha etkin rol alması
Adalet, ancak güçlü bir vicdan ve örgütlü bir irade ile mümkün olabilir.
Bu mesele bir din meselesi değil; bir insanlık meselesidir. Ancak gerçek şu ki, Müslüman coğrafyalarda yaşanan trajediler karşısında küresel sistemin refleksleri daha zayıf kalmaktadır. Bu durum sorgulanmalı, konuşulmalı ve değiştirilmelidir.
Adalet güçlüye göre eğilip büküldüğünde, dünya daha güvensiz bir yer haline gelir. Gerçek barış; hukukun herkese eşit uygulandığı gün başlayacaktır.

Yorum Yazın