Gaziantep
BIST 10.93
DOLAR 40.8978
EURO 47.7267
ALTIN 4390.0
BTC/USD 85629.981
Sibel ÇAĞLAYAN

Sibel ÇAĞLAYAN

Mail: sibel@gmail.com

KATRAN KARASI

KATRAN KARASI

Yatağın ortasına bağdaş kurup oturmuş, aynadaki aksini seyrediyordu. Otuzlu yaşlardaydı.  Albenisi olan yüzüne altın oran kuralını uygulamıştı sanatçı resmini yaparken. Sürmeli siyah gözler, karanlık bir kuyunun dibine düşmüş gibi duruyordu. Kederin ayazında büzüşmüş dudaklar, sağanak yağmurun az önce dindiğini gösteriyordu. Zira hokka burnu kızarmıştı. Havaya astığı elleri, dizlerine dayadığı dirseğinden güç alıyor gibiydi.  Kaskatı tutuyordu. Sanki yüreğinin acısı ellerine çökmüştü, kızarıklıklar morumsu renge dönmeye başlamıştı ellerinde.

Ne hâle gelmişti. Okuldan gelir gelmez başlıyordu temizliğe. Aynadaki bir lekenin peşine takılıp koca evi elden geçiriyordu. Çocukları okuldan gelince kapıda soyuyor, yıkanmadan hiçbir yere oturtmuyor, hiçbir yeri elletmiyordu. Sürekli çalışıyordu çamaşır makinesi. Kurulmuş saat gibi evde dönüp duruyordu. Düştüğü boşlukta kendini arar gibiydi.

‘Ne yaptın böyle ellerine yahu! Ellerini resmen yakmışsın! Temizlik maddelerinin zararlı olduğunu bilmez misin hocam!’

Bilmez miydi? Ruhunu temizlemeye çalışırcasına parlatmaya çalışıyordu evini. Lakin içinde istiflediği kederleri bir türlü temizleyemiyordu!

Neyi eksikti? Güzeldi. Hem de çok güzel! Becerikliydi. Bal dök yala evi hayranlık uyandırıyordu gelenlerin yüreğinde. Bir tek kocasına yaranamıyordu.

Oysaki ne aşkla evlenmişti kocasıyla. Gözlerinin derinliklerinde kaybolup gitmişlerdi kalpleri iç içe çekince. İlk defa tutuşmuştu. İlk defa birine koşulsuz kendi benliğini teslim etmişti. Böyle sevda nasıl bitebilirdi?

Tekrar gözleri takıldı aynadaki boğuk görüntüsüne. Yalnızdı şimdi. Çok yalnız. Yaşamın dişli çarkı bedenini ezip geçmişti. Migren, yaşadıklarının kıyıya vurmuş enkazıydı bedeninde. Asabiyeti bine katlanmıştı. Bu çocuklarını olumsuz etkiliyordu. Zaten çocukları, annelerinin kaskatı kurallarına sıkışıp kalmış,  çocukluklarını da fırtınalı havada yaşayamıyorlardı. Hırçınlıkları boşuna değildi.

Tekrar hıçkırmaya başladı. Sonra çekmeceden bir tülbent alıp başını sıkıca sardı. Hazmedemiyordu. Yaşamın hamalı gibi hissediyordu kendini.

Geçmişin ağırlıklarını bir fırlatıp atabilse… Geleceğe umutla bakabilecekti. Bak çocukları büyüyordu gözlerinin önünde. Bitirmeliydi giden gibi her şeyi yüreğinde. İntikam mı alıyordu? Ben başlayamıyorsam yeni yaşama geçmişi silip sen de başlama.

Tekrar sıkışıp kaldığı o sahneye döndü. Aklına gelmediği gün yoktu. Aşkla evlendiği kocası uzaklaşmaya başlamıştı kendisinden. Eve uğramadığı günler de artmıştı. Küçük çocuklarının bitmek bilmeyen sorularına yalan uydurmaktan yorulmuştu. Bir anlam yüklemeye çalışıyordu yaşananlara. Sorduğu sorular, boşlukta yere çakılıyordu. Neden? Kocasının bitmek bilmeyen iş gezileri, bir türlü bitiremediği işleri… Üstelik ayrı kese yapması… Evin harcamalarına katılmaması… En acısı da kendisini iteklemesi…

Eve uğramadığı bir gün, tepesi attı. Duvarlar üzerine yürüyordu yine. İçinde biriken kuşkular, öfke patlamasına sebep oldu. Telefonunu defalarca çaldırmasına rağmen açmıyordu.

Aklına kötü şeyler gelmeye başladı. Bu kadar insafsız olamazdı, deyip üstüne bir şeyler geçirip üç sokak ötedeki büroya gitmeye karar verdi. Çocuklar uyuyordu. Onları hiç tek başlarına bırakmamıştı. Gözü döndü. Yarım saatliğine bir şey olmaz, dedi. Gidecekti. Eve uğramayan kocasının gözlerine bakacaktı sadece. Gözler, gerçeği haykıracaktı elbet kendisine.

Saatten habersiz fırladı. Ürkek adım ve bakışlarla süzüldü sokak lambasının aydınlattığı karanlık sokakta. İn cin top oynuyordu. Başka zaman olsa bu saatte çıkamazdı. Kadın, dediğin karanlık çöktü mü evinde olmalıydı. Öyle öğretilmişti kendisine.

Bir solukta büronun olduğu apartmanın merdivenlerini yel gibi çıktı. O an fark etti. Başının ağrısını geçirmek için sardığı tülbent duruyordu kafasında. Göz altlarındaki torbalar,  derinleşmişti kederi gibi. İnce bedeni sanki daha da incelmişti. Açlığını fark etti. Başı döndü. Yere çakılacak sandı. Güç bela topladı kendini. Soluk soluğa üç kat çıkıp büronun zilini çaldı. İçerden koşuşturma sesleri geldi. Açmazsa kapıda yatacaktı. Gözünü budaktan sakınmıyordu. Neden sonra kapı açıldı yarım. ‘Ne işin var bakışları,  burada ne işin var bakışlarıyla buluştu. Bir hamlede kapının önündeki kapıyı yıktı. Daldı içeri. Açık renk koltukların kirden rengi kaçmıştı. Ortadaki sehpanın üstünde ne ararsan vardı. Kurumuş kirli tabaklar, bardaklar, buruşturulmuş peçeteler… Tabakların üzerinde mucuklar uçuşuyordu. İzmarit yığılı kül tablası… Odaya sinmiş ağır sigara kokusuna karışmış parfüm kokusu midesini bulandırdı. Yere düşmüş portakal kabukları küflenmişti. Buraya it bağlasan durmazdı Ağaçlaşarak tavana değen köşedeki difenbahya çiçeğinin yapraklarına örümcek yuva bile yapmıştı. Sonra iki kadehe takıldı gözü köşedeki masanın kenarına itilmiş. Kadehin üzerindeki ruj izine çakıldı. Kırmızı ruj izine…

Gözlerini bir zamanlar deliler gibi âşık olduğu adama çevirdi hışımla. Şimdi adı gibi biliyordu. İçerdeydi kırmızı rujlu kadın. İtiverse on adım ötedeki kapıyı tüm çirkefliğiyle serilecekti gerçekler. Sur gibi adamın siper olmuş bedenini hissediyordu kapıda. O an kılıç bakışlar çarpıştı havada. Savaşın galibi kadın, ayağının altına alıp tiksintiyle ezdiği bir böceğe bakar gibi adama baktı, baktı, baktı. Adam, küçüldükçe küçüldü karşısında.

Sonra düşüncelerinin çıkmaz sokağında geldiği gibi kayboluverdi. Yıllar içinde her şeyi, her şeyi temizledi de yüreğinin katran karası tortularını temizleyemedi. Ziftleşti katran karası. İyileşmedi  hiçbir zaman yarası.

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar