‘Merhaba!’ dedi küçük Prens.
‘Merhaba!’ dedi demiryolu makasçısı.
‘Burada ne yapıyorsun?’ diye sordu Küçük Prens.
‘Yolcuları biner biner ayırıyorum?’ dedi makasçı. ‘Onları taşıyan trenleri bazen sağa bazen sola yönlendiriyorum.’
Tam o sırada gök gürültüsü gibi gürleyerek geçen ışıl ışıl bir ekspres, makasçı kulübesini sarstı.
‘Pek telaşlılar.’ dedi Küçük Prens. ‘Neyin peşindeler?’ dedi Küçük Prens. ’Neyin peşindeler?’
‘O trenin makinisti bile bilmez bunu.’ dedi makasçı.
…
‘Kimse bulunduğu yerden memnun değil mi yani?
‘Kimse bulunduğu yerden memnun olmaz ki.’ dedi makasçı.
O sırada üçüncü bir ekspres sardı ortalığı.
‘İlk trendeki yolcuların mı peşindeler?’ diye sordu Küçük Prens.
‘Hiçbir şeyin peşinde değiller.’ dedi makasçı.’ Ya uyuyor ya esniyorlar şimdi. Yalnızca çocuklar burunlarını cama yapıştırmış dışarıya bakıyorlar.’
Yalnızca çocuklar ne aradıklarını biliyorlar.’ dedi Küçük Prens. Bezden bir bebekle saatlerce zaman geçirebiliyorlar, her şeyleri o bebektir sanki. Biri onları ellerinden almaya kalkarsa da hemen ağlayıveriyorlar…’
‘Onların yerinde olmak vardı .’dedi makasçı.
Küçük Prens yaşamı sorgulatan bir kitap. Benim düşünme paspasım gibi.
Küçük Prens gibi ben de sürekli sorguluyorum yaşamı anbean.
Ne zaman çocuk kalbimizi çıkarıp askıya astık? Neden yaşamı bu kadar karmaşık ve zor hâle getirdik? Bir kısmımız deli gibi küpünü doldurmaya çalıştı. Maddiyat ve çıkar istila etti yürekleri. Yaşamın güzelliklerine sırtımızı döndük. Değerlerimizi bozuk para gibi harcadık. Koşulsuz sevgiyi unuttuk.
Saygıyı eksilme olarak gördük.
Ne zaman içimizdeki çocuğu öldürüp saflığımızı yitirdik? Almayı düşünerek verdik. Ya da koşulsuz severken sömürülme korkusu yaşadık? Şüpheler, korkular, endişeler, maskeler korkulu rüyamız oldu?
Ya da bu yaşama telaşında birbirimizin hâl hatırını sormayı unuttuk. Her şeyi unuttuğumuz gibi kendimizi sevmeyi de unuttuk. Kendimize değer vermeyi…
Ne zaman kanıksadık nefessiz yaşamayı… Bir gün olduğu gibi bırakıp gideceğiz her şeyi. Her gün özenle düzelttiğimiz yatak dağınık kalacak. Ocakta fokurdayan çay sahipsiz… Derdimiz ne?
Diyeceksin tencere kaynatma telaşı… Az şeyle doymayı öğrenebilseydik keşke.
Belki artık sadeleşme zamanı… Arınma zamanı…
Dinleyin hele kendinizi. Ertelediğiniz ne çok şey var telaş içinde yaşarken, değil mi?
Dört mevsimi yaşa sadece. Derin nefesi çek içine. Güneşi indir yüreğine. Sev her şeyi koşulsuz. Kucakla insan kisvenle evreni. Sakın içindeki çocuğu öldürme. Tut elinden, yaşamın odacıklarını beraber gezin keyifle.
Yaşamak telaşsız olduğunda güzel... Zamanın yumuşacık yastığına yaslanarak gülümsememiz yüreğimizin derinliklerinden taştığında…
Ne demiş Dostoyevski: Kaygı ve telaş içinde yaşayan biz insanlar, gökteki kuşların kaygısız ve masum mutluluğunu da kıskanmalıyız.
Mutluluğu Kaf Dağı’nın ardında aramaktan vazgeçtiğimizde çocuk gülüşleri kaçacak içimize.
Telaşsız yaşamayı öğreneceğiz.
Hadi ne duruyoruz? Elma şekeri alalım elimize… Kocaman bir elma şekeri hem de…
Savuralım bir çocuk gülüşü evrene…
Sibel ÇAĞLAYAN
EĞİTİMCİ YAZAR

Yorum Yazın